Barselona

barca1Dünya kentleri arasında, estetiğin başkenti için bir oylama yapılırsa, oylanan kentler arasında Barselona’nın olacağı kesin. Şehri gördüğünüz an içinizden orada kalma, orada yaşama isteği geçiyor. Temiz, düzenli, güzel ve güvenli. Nüfusu, turistler hariç  1.6 milyon.

Barselona’da Kolomb Anıtı’ndan Palau Nacional’e,  La Sagrada Familia’dan Magical Fountain’e  bir sürü yer var da,  genel geçer bilgi ve resimleri, her kaynaktan bulabilirsiniz nasılsa.

Teorik olarak Barselona, İstanbul’un kardeş şehri. Fekaaaat, Barselona’daki şehircilik anlayışı ile İstanbul’daki karşılaştırıldığında …… yok yok, bu cümleden hiç bir hayırlı sonuç çıkmaz, en iyisi fazla uzatmadan bitirmek.

DSC01172a

Turistik açıdan bakıldığında, bizim için pahalı bir ülke. 1 lirayı 1 euro olarak düşünün ve fiyatları öyle hesaplayın. Tabi burada “Eski Şehir” olarak nitelendirilen, Barselona’nın esas nüvesinin bulunduğu, özenle korunan, turistlerin mutlaka gezmesi gereken bölgeden söz ediyoruz.

Barselona’da çok gezinseniz de (bu gezintiye Eski Şehrin dışı da dahil. Yani tüm Barselona’dan bahsediyoruz),  “laz müteahhit” tipi, cam ve duvardan oluşan, estetik yoksunu yapılara pek rastlamıyorsunuz. Bütün binalarda belirli bir düzey var. Dış mahallelerde bile her evin, hem kendi içinde tutarlı bir estetiği, hem de diğer evlerle ilişki kuran bir yapısı var. Düzeysiz rant çılgınlığına izin verilmediği için, insanları üst üste yığarak bir şeyler kapma olayı da yaşanmamış. Herhangi bir yapıya bakıp “Kim bilir kaç para rüşvet almışlardır bunu buraya dikmek için” diye düşünmüyorsunuz.

Park sorunu da yok Barcelona’da. Hem nüfusun mantıklı sınırlar içinde olmasından, hem de binalarda yeterince garaj bulunması yüzünden. Anlaşılan Barselona’da belediyeler, bina yapıldığında, rüşvetin kanuni hale dönüştürülmüş şekli olan garaj cezasını alarak, orayı kata çevirmenize izin vermiyorlar. Kötü yapıyorlar. Bu yüzden belediye de yolları park alanına çevirip, milletin parasını yolamıyor. Bu gavurların aklı biraz kıt.

Boş bir kepenge rastlamak neredeyse imkansız gibi

Her yerde grafitti var. Barselona resmen bir grafitti kenti. Mağaza kepenklerinde, boş duvarlarda, metrolarda, vagonların üzerinde, elektrik kutularında.  İnsanlarda da benzer bir durum var. Dövme, had safhada yaygın. Hemen her gencin vücudunda, birden fazla dövme var. Orta yaşlılarda ya da yaşlılarda da, dövmeye sahip olanların sayısı hiç az değil.

Park Güell’den gözüken, teras katındaki reftifiye görmüş (sanırsam) asansör kulesi

Spor yapanlara her yerde rastlayabiliyorsunuz. Bisiklete binmek, spordan bile sayılmıyor zaten. Barselonalılar için bir ulaşım aracı bisiklet. Hemen herkes fit gibi. Koca götlü yüzdesi çok düşük. Kadın ya da erkek, obez biri, nadiren görülüyor. Bunun dışında, fiziksel olarak Türklere çok benziyorlar. Alıp bin tanesini Beyoğlu’na salsan, hangisi Türk, hangisi İspanyol anlayamazsın.

Kadınların çoğu bakımlı ve şık. En önemli fark, kadınların insan ve eşit vatandaş kabul edilmeleri. Barselona’da kadınlar, hayatın her yerinde varlar ve her mesleği yapıyorlar. Taksi şoförü, otobüs şoförü, çöpçü, kasap, tren sürücüsü, manav ve her şeyden önce insan olarak varlar. Kadınlara gösterilen şiddet, ciddi sertlikte cezalandırılıyor. Annem yaşında kadınların motosiklet sürdüğü harika bir şehir burası.

Çok sayıda havuz var ve bu havuzlar, Eski Şehir denilen bölgeyi gezmeye doyulmaz hale getiriyor. Yağmur yağdığında hiç bir yer kaymıyor çünkü yerlerdeki malzemeler ıslanma durumu göz önüne alınarak seçilmiş. “Ucuz” ya da “köylü estetiğine uygun” diye parlak fayanslar, kaygan malzemeler vb döşenmemiş. Ne kamusal ne de şahıslara ait alanlarda.

Koca Barselona’da, sadece bir yerde, limanda, altı oynayan kaldırım döşemesine rastladık, o kadar. Ah nerde benim Taksim’im Beşiktaş’ım, Eminönü’m. Şimdi bu kadar yağmur yağarken, oynak taşa basınca altından fışkıran sularla yıkanmış olarak otele varmak bir zevk olacaktı ama, çamurlu yağmur suyuyla yıkanmanın zevkini nerden bilsin bu gavurlar.

Eski Şehir’de bir çok yerde çeşmeler var. Suyun tadı berbat ama içilebiliyor. Ve sadece ana caddede değil, sokak aralarındaki tarihi çeşmeler de akıyor. Onları yok etmemişler, aksine onarmışlar. İnsanın aklına ister istemez Beşiktaş’taki Abdülhamit’in kendi şahsi servetiyle yaptırdığı Hamidiye suyunun (eskiden) aktığı, şimdi tıkanmış, kırık, göz önünden yok edilmeye çalışılan, bir çoğunun yerinde yeller esen çeşmeler geliyor.

Yani bu “Eski şehir” bizim “Sur İçi” bölgesi ile maddi ya da mantalite olarak uzak yakın ilişkisi olmayan bir yer.

Hem ölçülü, hem de sınırları yoklayan bir karakteri var Barselona’nın.  Zorladığı sınırlardan biri de, cinsellik konusunda. Gelecek sene Los Angeles’ten “Homoseksüellerin Başkenti” unvanını alacak. Bunu duyan bir Türk “ibnelerin başkenti” dedi. Valla ben böyle bir kentim olmasını isterdim. Çünkü Barselona belki “ibnelerin başkenti” ama kesinlikle “ibneliğin başkenti” değil.

Barselona da sadece gay’ler yok, çok sayıda lezbiyen de var. Cinsel açıdan oldukça özgür bir şehir.  Akşam saatlerinde ya da hafta sonu, caddelerde, el ele kol kola gezen pek çok lezbiyene rastlanabiliyor. Gay’lerde bu oran nispeten az. Hele de gay nüfusunun böylesine yüksek olduğu bir yer için çok çok az. İnsanların ne tavırlarından ne de üstlerin başlarından gay oldukları belli değil.  Travesti nüfusu ya çok az ya da ortada gözükmeyi sevmiyorlar. La Rambla’da bile ortada yoklarsa, nerede oldukları hakkında fikir sahibi olamıyorsunuz.

Barselona’da insanlar ter bezlerini aldırmış, bu yüzden hiç ter kokmuyorlar. O kadar gün gezindik, hemen her yerde oturduk, bir tane bile ter kokan garsona bile rastlamadık. “Ama onların da götleri boklu, çünkü hiç bir tuvalette taharet musluğu yok” diye düşünüp, oradan bir mutluluk buldum.

Deniz ürünleri çok bol ve ucuz. Demek ki bir takım kişilere olanak sağlamak için denizler gırgır ve trolle bitirilmemiş. Sadece balık değil, diğer deniz mahsullerinden de bol miktarda ve Türkiye’dekinden daha ucuz  olarak sahnelerdeki yerlerini alıyorlar. Sadece deniz mahsulleri mi? Hayır. Et (keçi, koyun, dana hatta tavşan) ve bazı kümes hayvanları (ördek, kaz, hindi) da Türkiye’dekinden daha ucuz.

Tam anlamıyla envai çeşidi var. Hem kabuklu deniz ürünlerinin hem de balıkların

“Ya sen tam bir gavur hayranı olmuşsun. Hiç mi kötü tarafı yok ulan bu heriflerin?” derseniz; tabi ki var. Bu meseleye en ciddi konuyla girelim. “Onların damak zevki, bizim belediyecilik, şehircilik, turizm ve tarihsel alanları koruma bilincimiz kadar gelişmiş” desem, herhalde yeterli olur.

Ha, tamam, yemeği yakıt ya da yaşamak için yenilmesi gereken bir şey olarak gören insanlara göre fena bir mutfak olmayabilir ama bu yazı için Feriye Lokantası, Ağa lokantası, Yanyalı damak standartları kullanılmıştır.

Her şeyden önce, Katalanlar kahvaltı nedir bilmiyorlar. Kahvaltı nedir bilmeyen insanların damak ve yemek zevki hakkında ciddi bir yazı nasıl yazılır, çok da emin değilim aslında.

İspanyolların ağız tadı …. ya da büyük konuşmadan, olayı ufak çapta bırakalım, “Katalanların ağız tadı” Türklerinkine göre oldukça yavan. Çok bilinen çakma çorba Gazpacho, hem pilavın hem de deniz ürünlerinin tadını katlettikleri “Paella”, bizim mezelerin bir alt sınıfında olan, patates kızartmasının bile ciddi bir çeşit olduğu, iyi bir meyhanenin “cazırt” diye ezip geçeceği “Tapas”, ekmek kızartmasının üzerine domates ve zeytinyağı karışımının sürülmesiyle yapılan  Pa amb Tomàquet (evet, itiraf ediyorum, adını ilk duyduğumda ben de matah bir şey sanmıştım. Önüme getirdiklerinde “sizi gidi şakacı İspanyollar” diyecektim az daha. Nostaljik velet maması olan salçalı ekmeği, ciddi ciddi bir ara sıcak olarak sunduklarını tahmin edemedim) ve alt tarafı patatesli yumurta olan “Spanish omlet” gibi yiyecek çeşitleri var. Eğer aklınızda, muhteşem şeyler yemek varsa, sanırım burası sizin için uygun yer değil.  Yemek, bu satırların yazarı için anormal önemli bir şey olduğundan, şehrin en lüks lokantalarından yol üstündekilere, hemen her yerde bir lokma bir şeyler denenerek, iyileri arandı ama maalesef çok da bir şey çıkmadı. Lüks lokanta ile mahalle arası esnaf lokantasının farkı yok mu? Tabi ki var. Örneğin bir Paella’dan konuşalım. Mahalle arasındaki Paella yaparken konserve midye ve 2 günlük kerevit kullanırken, lüks lokanta sanki muhteşem bir şeyler yapacakmış gibi havalı havalı “sizi biraz bekleteceğiz” diyor ve akvaryumdan aldığı canlı midye ve kereviti kullanıyor.

Burada en garantiye yakın ürünler, pastane mamulleri. Onlar daha bir tercih edilebilir nitelikte, yemeklere göre tat bakımından bir sınıf üstteler. Ha, bir de aklınızda olsun, bademli şeyleri seviyor ve gerçekten de iyi yapıyorlar.

Barselona’daki en güzel yemeği El Asador de Aranda’da yedik. Süt kuzusu. Önce yanlış bir yere gittik, çünkü aynı isimde iki restoran var. Yazımızda bahsettiğimiz biraz şehir dışında olanı. Tibidabo’da. İskemleler; accık rahatsız, servis ve mekan; süper, yemek; Barselona’da ne kadar iyi olabilirse. Burada süt kuzusu veya önceden ısmarlarsanız süt domuzu yapıyorlarmış. Lezzetli ama sanırım mekan sahipleri gelip Konya’da iyi bir yerde tandır yerlerse, bir daha İspanya’ya geri dönmezler.

Los Caracoles de Barselona’daki gidilebilesi lokantalardan biri ama sizi herhangi bir turun oraya götüreceğini zannetmiyorum. Kimseye “hanut” yedirecek cinsten bir yer değil. Çok eski, çok sağlam bir lokanta. Anlamı “sümüklüböcek” ya da efendice söylemek gerekirse salyangoz.  Tabi ki özel yemeklerden biri de o. Yiyip yememek size kalmış bir tercih. Bence hiç de öyle muhteş falan değildi. Yaptıkları her yemekte “Barcelona’nın üzerinde” bir damak zevki var. (Dikkat! “Muhteşem” demiyorum, sadece Barselona’nın üzerinde)  En iyi tavşanı da orada yedik netekim.  Ambiansı bizim Pandelli’ye benziyor ama ondan çook, çok daha büyük bir lokanta.

Farga’ya mutlaka gidin ve sangria için. “İçmeden dönerseniz gerçekten yazık” diyebileceğim tatta bir şey. İstediğiniz tatlıya da, gözü kapalı dalabilirsiniz. Harika yapıyorlar ama ucuz yapıyorlar demiyorum. Çok aç giderseniz ve tatlıya dalarsanız, ciddi miktarda euroyu yanınızda taşımaktan kurtulabilirsiniz.

Dediğim gibi kahvaltı nedir pek bilmiyorlar. Bacon ve yumurta falan bile ciddi kahvaltıymış onlara göre. Biz genelde peynir, ekmek ve pastane ürünlerini tercih ettik. Mesela ünlü “Churro”yu yemek için Dulcinea’ya gittik. Gerçekten fena değil. Oldukça eski, Ali Muhittin Hacı Bekir tandansında, sıcak çikolatası lezzetli bir yer. Bu arada Churro’yu da fazla gözünüzde büyütmeyin. Bizim kerhane simidinin ya da efendi deyimiyle ballı simidin balı olmayanı.

La Tramoia, çok üst sınıf bir restoran değil ama, kuşkonmazlı tapas’ı denemek için güzel bir yer. Hepsi o.  Daha fazlası riske girmek. Bu arada, yemeğinizi dışarıda yemek istediğiniz zaman, hesabınıza bir %20 daha ekleniyor. Sanırım belediyeye ödenen “dışarıya masa atma parası”nın müşteriye yansıtılması.

Kuşkonmaz her yerde ve envai çeşitte yapılıp tüketiliyor ama, çorbasına şahit olmadım. En çok yağda kızartılmış olarak yeniliyor kuşkonmaz. “Oysa ki, kuşkonmaza en yakışan şeydir, çorba olmak” dememiş şair, şimdi biz diyelim, olaya konumlandıralım lafı.. Yağda kızartılmış deyince, zeytinyağı. Barcelona’da, mısırözü ya da ayçiçek yağının emaresi okunmuyor.

Nereni sallasan zeytinyağına,  üstelik Türkiye’dekilerden daha lezzetli ve kaliteli zeytinyağına çarpıyor. Fekaaaat,  işin içine yine mutfak konusundaki kısırlık giriyor ve “zeytinyağlı” diye bir olgunun bilinmediğini fark ediyorsunuz. Ey Katalan! Titre ve kendine gel. Seni bunca senedir nasıl uyuttular böyle. Bunca muhteş zeytinyağın var, zeytinyağlın yok…

Tadılmasını önerdikleri “Cava” adında özel bir şarap var. Dandik bir şampanya.  Telif muhabbetinden dolayı ismi Cava. Tıpkı bizim bir zamanlar ki “Vişne Şarabı” gibi. Vişne likörü olduğunu herkes bilirdi ama tekel dışında kimsenin likör yapma hakkı olmadığı için, ona da şarapmış gibi davranılırdı. Bu “Cava” isimli içki de o hesap. Şampanya ama değil.

Barselona’da, (dediklerine göre tüm İspanya’da) sudan çok şarap içiliyor. Şarap iyi bir sudan daha ucuz. İhtiyarlar su içenlere “sen inek misin” dermiş. Aslında kendi koşullarına göre son derece mantıklı çünkü içilebilecek su kaynakları az. Akarsular sayılı. Suların bir kısmı Fransa’dan geliyor. İspanya’da hiç bir bölge diğerini sevmediğinden,  kelimenin tam anlamıyla, “Yağmurda su vermiyor”. O yüzden su çok değerli. Ayrıca içinde bulunduğumuz yüzyıla dek, temiz su problemi de varmış. Bu yüzden Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgınlarından, su yerine şarap içerek kurtulmak daha mantıklı gelmiş. Bununla birlikte alkolün sebebiyet verdiği su isteğine nasıl çare buluyorlardı, bilemiyorum.

Bizim anladığımız anlamda , içimi güzel suya gelince, o iş gerçekten çetrefilli. Su çok pahalı. En ucuz markette bile 0,5 litresi 0,8 euro. Hatta 1,5 litresi 5 euro olan su bile var. (Dedik di mi; iyi bir su şaraptan pahalı diye). Sıcak havada, orada dolaşıyorsanız, ya çeşmelerdeki iğrenç tattaki suyu içeceksiniz ya da işemeye harcadığınızdan daha fazlasını içmek için harcayacaksınız. Ortalama fiyata sahip iyi bir su ismi isteyenler için “Font Vella”yı önerebilirim. Optimumda duruyor. Cam şişeyi tercih edin.

Barselona’daki ikinci değerli şey ise; kürdan. Hemen hiç bir mekanda, rahat ulaşılabilecek bir yerde kürdan göremedik. Bu arada, Barselona’da da, dünyanın pek çok yerindeki gibi, müşterilerin yemeklerini seçip ısmarladıktan sonra menüleri kıçlarına sokma adeti var sanırım. Bu yüzden, bir çok yerdeki gibi, Barselona’da da, müşteri bir şey ısmarlar ısmarlamaz menü elinden alınıyor.

Barselona’da envai çeşit balık ve deniz mahsülü olduğunu söylemiştim. Bir sabah (aslında 2 sabah) kahvaltımızı La Boqueria’daki “Barcentral”de, kızarmış deniz ürünleri ile yaptık. Enfesti. Barcelona’da yemek için gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim tek yer. Barcelona’ya göre ucuz ve lezzetli. Üzerine az dokunulmuş, sadece ızgara edilmiş, nefis deniz ürünleri.

La Boqueria,  neredeyse kadınlar pazarı denebilecek bir yer . Her 4 çalışandan 3’ü kadın.  Envai çeşit meyve sebze de var ve nispeten (Türkiye’ye nispeten. Oraya göre turistik fiyat) ucuz. Hele de bu kadar pahalı bir ülke için. Aradığınız her meyveyi, İspanya’da bulabileceğiniz her balığı ya da deniz ürününü, peyniri, şarküteri ürününü ya da eti burada bulabiliyorsunuz.

Yenilmez armada. Kelle, ciğer, işkembe

AB ülkelerinde göya sakatat yasak. Burada çatır çatır satılıyor. Kelleler, işkembeler, ciğerler. Hepsi.  Beşiktaş’taki sakatatçılar kapanmışken, burada sakatatçı görmek üzücü tabi.

Bu arada domuzun neden bokunu yediğini de anlamış bulunuyorum. Onu da La Boqueria’da anladım. Kilosu 225 euro’dan jambon görünce. Hayvan “Ulan bokumu yersem belki benden tiksinir de, yemez bu şerefsizler” diye bokunu bile yiyor ama, nafile.

Bu kadar yemek muhabbeti yeter, dönelim başka şeylere. Barselona’da her yer tarih kokuyor ama, tarihsel yapılar açısından İstanbul’la aşık atmasına imkan ihtimal yok. Buna rağmen kıçı kırık bir kertenkele sembolü ile uçmuş gitmiş. İstanbul’un çok çok üstünde turizm geliri elde ediyor. Haksız yere mi? işte bu tartışılır. Hakkı olandan biraz daha fazla elde ettiğini düşünebiliriz belki ama, buradaki mesele, İstanbul’un hakkının 10’da birine bile yanaşamaması. Bundaki önemli sebeplerden birini de “kadınlar için güvenlik” konsepti  oluşturuyor. Daha önce de belirtmiştim; kadınlara karşı şiddet, özellikle fiziksel şiddet, çok sert cezalandırılıyor. Bu yüzden Barselona bir kadın için güvenli bir yer. Gecenin bir yarısında, tek başına, şehrin istediği yerinde gezebiliyor. Türkiye’de, tecavüze uğrayıp, hakim karşısına çıktığında “Eğer tecavüze uğramak istemeseydi, böyle bir şort giymezdi” denecek şortlarla, mini eteklerle. Onları rahatsız edecek bağzı kişiler olmadığı için, rahat rahat dolaşıyorlar. Tabi ki tek sebep bu değil ama, Barselona’daki turist sayısı içindeki kadın, özellikle genç kız oranını göz önüne bulundurunca, mantıklı başka bir açıklama bulmak da zor.

Peki hiç mi suç yok Barselona’da? Hayır, var. Üstelik yaygın olarak var. Şehrin adını kirleten en önemli unsur; hırsızlık. 400 eurodan düşük değerli bir olayda, polis olaya karışamıyor neredeyse. Ama sadece “Hırsızlık”. Kesinlikle “hır-sız”lık. Ne yapılırsa, hır çıkarılmadan yapılıyor.  Yankesicilik, Barselona’nın en büyük derdi ama, onda bile, fiziksel zarar verici herhangi bir şey yok. Sadece para çarpma. Bunun dışında dünyadaki en güvenli kentlerden biri.

Yani, güvenliğiniz için endişe etmenize gerek yok Barcelona’da. Fiziksel saldırılar ciddi cezalarla karşılık görüyor. Bu cezalar paraya da dönebiliyor. Örneğin tokat 6000 euro, diş kırmak 200 bin civarı, kalıcı izin cezası ise 600 bin euro’ya kadar gidiyor. Eğer şiddet kullanılan kadınsa, bu cezalar daha da artıyor.Bunu bazıları, ekmek kapısı haline getirmiş. Diyelim ki fiziksel şiddet kullanarak birine zarar verdiğiniz. Eğer turistseniz, yukarıda bahsettiğim miktarlarda para cezasına çevrilebiliyor ve… İşte burası vurucu nokta; Bu paranın yarısı mağdura veriliyor. Yani efelik taslamak tamam da “kodum kafayı, oturttum aşağı” size oldukça yüklü miktarlarda paraya mal olabilir, ona göre. Bu ciddi paraları elde etmek için hafiften sizi kızdıracak ama asla fiziksel bir dokunuş yapmayacak bazıları da dolaşıyor etrafta.

Türkiye’de “İspanya’da işsizlik mişsizlik had safhada, ülke çatlıyor, biz onlara beş çekeriz” muhabbetlerini hep duydum da, etrafa biraz da o gözle baktım, tek cümleyle konuyu özetleyeyim; Yok öyle dava. Gerçi buradaki yani Barcelona’daki işsizlik oranı İspanya’ya göre düşük.  %8 civarı. Bununla beraber ne Barselona ne de Figures’deki asık suratlı insan sayısı, Türkiye’dekinin onda biri bile değil.  Bakmayın o “İspanya battı” laflarına, hiç de bir şey olmaz. Burada uçaktan arabaya her endüstri var. Ekonomisi Türkiye’nin iki katı ve nüfusu 46 milyon.  İşsiz sayısı fazla gözüküyor ama işsiz, 900 euro alıyor ve burada, o parayla, bizim ülkemizdeki emeklilere 2,7 basacak şekilde yaşar. Yerleşik düzene geçmiş insanlar için bir çok şey, İstanbul’dan daha ucuz. En pahalı kentlerden sayılan Barselona’da bile.  Fiyatlar özellikle turistik bölgede, bir de olaya hizmet ya da katma değer eklendiğinde yükseliyor.

İnsanlar hayata bir kere geldiklerini ve bunu değerlendirmeleri gerektiğini biliyorlar. İş yerlerinde ortalama çalışma saati 7. Öğlende 2 – 2,5 saatlik siestalar veriyorlar. Öğle yemeklerini iki civarı yiyorlar. Akşam yemekleri en erken sekizde başlıyor ve gece 12’de bile yemek yiyen Barselonalılara rastlayabiliyorsunuz. Dolayısıyla gece de uzun yaşanıyor. Yani ekonomi olunca, ekonomik canlılık da bir şekilde oluyor.

Avrupa’nın en genç nüfusu olup, “ona buna kölelik yapacağız, yapılması en zor işlerde yok pahasına çalışmak için birbirimizin fiyatını kıracağız” gibi bir dertleri olmadığından, göründüğü kadarıyla dengeli bir nüfusları var. Hafif azalır gibiymiş ama ciddiye alınacak bir miktar değil.

Barselona’da görünen işsizliğin nedeni, insanların yapılacak iş için alacakları parayı beğenmemeleri. Bu yüzden de, işsizlik oranı olan %8’in üzerinde bir oranda yabancı işçi var. Pakistanlılar, Filipinliler  ve Güney Amerikalılar.  Yaklaşık ayda 1500 euro alıyorlar.  Nüfusları azcık azalan, taharet musluğu olmayan gavurlar ya bunlar. Tabi ki eninde sonunda götlerini temizleyecek birileri lazım.  Sende para varsa, eğitimli bir halkın varsa, bilimsel araştırma yapabiliyorsan, her zaman kıçını yıkayacak birilerini kiralayabiliyorsun. “Buluş yapamayan, ara eleman, montaj elemanı” cinsinden öteye gidemeyecek adamlardan. En azından Barselona için durum net olarak böyle. Bütün yabancı işçileri kapı dışarı ederseniz, işgücü açığı bile ortaya çıkabilir. O denli fazla yabancı işçi bulunuyor Barselona’da.

Çok sayıda bisiklet ve bisiklete binen var. Bir de bütün araç sahiplerinin saygılı olduğu bisiklet yolları. Bir yerdeki insanlık katsayısının, bisiklet binen insan sayısıyla orantılı olduğunu düşünürüm hep. Mesela İstanbul’da binemezsiniz. Bir takım şerefsizler sizi sıkıştırırlar, düşürür hatta ezilmenize sebep olurlar. Gençliğinde bisikletle çok gezen, sonunda ite kopuğun arabasına girişmek için bisiklette İngiliz anahtarı ile gezmek zorunda kalmış biri olarak söylüyorum bunu. Kız olursanız, tehlike ikiye katlanır. Oysa bisiklet kullanan topuklu ayakkabılı kadınlar ya da takım elbiseyle scooter kullanan takım elbiseli adamlar, tayyörlü hatunlar, alelade bir görüntü Barselona’da. Böylece hem trafik yaratmıyor hem de hızlıca yerlerine ulaşabiliyorlar. Ve onları sıkıştıracak, üzerlerine sürecek, geçerken elle sarkıntılık edecek hayvan sürücüler yok.

İstanbul’da da göya böyle bir uygulama başlayacakmış da, iki bölgede pilot olarak uygulanıyormuş da. Uygulandıkları bölgelere bak; Sultanahmet ve Beyazıt. Ne yol uygun ne de arazi. Parke yollar ve deli iniş çıkış. Yani tam “Devrim” arabası. Olacak şeyi oldurmamak için yeterli mazeretin toplanması. “Biz denedik ama halkımız teveccüh göstermedi” geyiği için malzeme. Yahu o kadar engebeli yerde bisiklet kullanabilecek kaç kişi var senin halkında?

Bu arada Barselona’da trafik sıkıntısı yok.  Zaten 1,6 milyon nüfusu olan yerde nasıl olacak? Adamların ülkenin nüfusunun %25’ini bir noktaya toplayıp, bundan rant kotarma gibi bir niyetleri yok ki. Adamlar turizmden, daha nitelikli ve özgün yollarla para toplamaya çalışıyorlar.

Her yerde motor ve bisiklet parkları var. Bu arada aydınlatma elemanının dibi de, oturma elemanı olarak tasarlanmış

Trafik olmamasının diğer bir nedeni de, bisiklet kadar motosikletin de yaygın olarak kullanılması. Şehir halkının %30 -35 civarı motor ve bisiklet kullanıyor. Devlet tarafından teşvik ediliyor. Bence devlet petrolden çok ama çok vergi alıp, trafiği açmak yerine yolları kilitleyerek daha fazla benzin sarfiyatına sebep olsa, İspanya içinde bulunduğu dar boğazdan kurtulabilir ama gavur aklı işte. Basmıyor ki kafaları.

Barselona turist için pahalı bir kent. Bunlara herkes “tamam” diyor da, “eşek -su kaçığı” denkleminin uygulandığı bazı noktalar var. Müzelerin hediyelik eşya bölümleri. Özellikle Gaudi ile ilgili müzelerin satış reyonlarında, tasarımlarına tek söz edilemeyecek ama iğrenç baskılı, kötü malzemeli, berbat işçilikli ve aşırı pahalı hediyelik eşyalar satılıyor. Gelenler genelde geziyor ya da tek tük bir şeyler alıp, seyyar satıcılara yöneliyor.  Hediyeyi boş verin, kendinize bile bir şey alamıyorsunuz. Zaten hemen hepsi, uzaktan bakılası şeyler. Yanına gittiğinizde işçilik ya da baskı hataları öylesine göze batıyor ki, insanın bütün isteği bir anda sönüyor. Şaka değil, 56 euro’ya tişört gördük hediyelik. “Alamayacağız, hiç olmazsa yakından bakalım” dedik. İyi ki de bakmışız, “Lan zaten almaya değmez bu dandik şeyi, ne biçim baskı bu be” dedik de içimiz ferahladı. Kumaşı naylon, bütün desenleri de, bilgisayardan indirdikleri fotoğraflardan büyüterek basmışlar. Yani fiyatı bile boş verdim de, bu kadar dandik işleri, bu kadar kötü işçiliği nasıl yaparlar, aklım almadı bir türlü.

Geyiğe konu olan tişörtler

Barselona’nın simgesi bir kertenkele. Güell ya da Guell Park’ın girişindeki kertenkele. Öyle bir kele ki, Barselonalılar, yıllardır onun sayesinde,  gelen turistleri kertmeye devam ediyorlar. Çok büyük bir şey de değil.  Yaklaşık 2,5 metrelik bir heykel ama renkleri enfes. O renkleri ve estetiği, kaldırımından aydınlatma elemanlarına, tabağından tişörtüner her şeye yansıtıp yansıtıp çakıyorlar Barselona diye. Etrafınızdaki estetiğin aurasından o kadar etkileniyorsunuz ki, en dandik tişört 10 euro, yüzüne bakılmayacak magnet 1 euro’dan başlasa da siz mutlu mutlu dolaşıp, o güzel anları hatırlatacak bir şeyleri almaktan geri durmuyorsunuz.

Barselona’lılar, insanlar insanca yaşamak için belirli standartları kabul etmişler. Bunları lüks kabul etmemiş, yaşamamız, kaliteli yaşamamız için şart demişler. Örneğin, Eski Şehir’de ve gezebildiğimiz kadarıyla Barselona’da, her yerde, yorulduğunuzda oturabileceğiniz banklar var. Yeterince. Eninde sonunda yaşlanacağımıza göre, gideceğimiz yere mola vermeden gidemeyebiliriz, buralarda oturacak yerler yapmalıyız. Sonra sokaklarda yürümek, gezmek, temiz hava almak, alışveriş etmek isteyenlerimiz olacak. İnsanlar, ellerinde çantalarla, poşetlerle evlerine dönerken iki dakika dinlenebilecekleri, soluklanabilecekleri bir yerler olsun diye düşünmüşler.  İstanbul’daki insanlar hiç yaşlanmayacakları için böyle bir şeye de gerek yok tabi. AVM’lerde bile, yemek katı dışında parmakla sayılacak kadar az yer var oturmak için. İnsanlar oturacaksa, illa bir şeyler yesin içsin, cebindekini sökelim mantığı var İstanbul’da.

Tabi Barselona’ya gelip Barça’dan bahsetmemek diye bir şey olamaz. Barselona’nın en çok para kazandığı şeylerden biri de Barça formaları. Hemen her 100 turistten 2’sinin 3’ünün üzerinde bu formayı görebiliyorsunuz. Fiyatı da 80 euro’nun üzeri. Hatta dönerken, ufaklıklar için almayı düşündüğümüzde,  free shop’ta bile, 60 euro’nun üzerinde olduğunu gördük. Hepsi lisanslı. En azından turistik bölgelerde “çakma” yok. Çakmaları sadece, ipli tezgahlar kurup, zabıta gelince anında uçan Afrikalılar satmaya cesaret ediyor ama onların malları da çok kalitesiz ve taklit oldukları çok belli.

Bu arada Barselona, Barselona’nın tek takımı değil. Bir de Espanol var ama Espanol, “telmaşa” tabir edilen cinsten görülüyor. İç savaşta ve dikta döneminde Franko taraftarlarının tuttuğu takım olarak etiketlenmiş. EL Derbi Barseloni “Barselona Derbisi” olarak nitelendirilen maçları dışında hayata büyük bir etkisi yok.  Zaten yıllardır alınan sonuçlarda da Barselona  açık farkla önde götürüyor.

Barselona’da wireless internet, gerçekten karın ağrısı. Özellikle bizim otelimiz olan Sansi Dispacitio’da, çok zor giriliyordu. Diğer wireless kullandıran yerlerde de çok mutlu edici sonuçlar almadık.

Baskın bir Katolik kültürü, şehri etkilemiş olmasına rağmen, insanların yaşayışlarına pek dokunmamış olacak ki, Barselona gelecek yıl “Başkent”oluyor.

Eski Şehir’de her bloğun köşeleri diyagonal olarak kesik. Planlanırken, atlı arabalar hızlı da gelseler birbirini görsün, kaza olmasın diye böyle tasarlanmış şehir. Bugün o diyagonallere konmuş olan çöp kutuları nedeniyle karşı taraftan gelen görmüyor ama bu o kadar da önemli değil. Artık duruşu sağlayan atların üzengisi değil ABS. Fakat itiraf etmek gerekirse “Eski şehir”de trafik, gerçekten büyük eziyet, çünkü bu bloklar yüzünden, ikide bir ışığa yakalanıyorsunuz.

İspanyolca, pek de kulağa hoş gelen bir dil değil. Yani en azından benim kulağıma yeterince hoş gelmiyor. Bar Rafaeli gibi kızlar, konuşmaya başlayınca, Perran Kutman’a döndüler gözümde.

Derken dönüş zamanı geldi.  İspanyollar gerek devlet gerek halk olarak turist yolmak için her türlü önlemi almışlar. Şehir vergisi diye bir şey bile bindiriliyor otel faturanıza. Giderayak aldık kabl ettik bu ufak kazığı da.

Katalanlar yavaş ama İspanyollar “epten aykırı gidiyler”. Yavaşlıkları adamı canından bezdiriyor. Şunu bilin; Eğer yeterince erken gelmezseniz, rahatlıkla uçağınızı kaçırabilirsiniz. İspanyol bürokrasisinin hızı göz önüne alındığında, Boğazdaki tankerler bile, Formula arabaları gibi. Bu arada “döviz yurtta kalsın” mantığıyla yapılan en büyük numaralardan biri de, “tax refund” kuyruğunda. Çok az memur ve eşek yükü kuyruk var. Kuyruğu görüp, yetişemeyeceğinizi düşünüp, küfrederek vazgeçmek ve o parayı İspanya hükümetine bırakmak çok olası.

Çek-in ve pasaport meselesini de atlatırsanız geriye bir tek uçağa binmek kalıyor. Elit kartı olanlar erken giriyordu uçağa. Biz Ezik Kart sahibiydik, çok bekledik çoook. Ama kahramanlarımız bu macerayı da atlattılar ve evlerine döndüler.

 

Nereye gireceğine karar verilemeyen ek;

Eğer Barselona’ya geldiyseniz kardeşim, mutlaka 1,5 saatlik tren yolculuğunu göze alıp Figures’e, Dali Müzesi’ne gidin. Berbat ışıklandırmasına rağmen, mükemmel bir müze.  Zihin ve estetik açıcı. Barselona gezisinin en zevk alınan noktalarından biri olacaktır.