Araplar neden Türkleri sevmez?

Bu sorunun cevabı çok eskilere dayanıyor. İstanbul Pasaportu, Büyük İskender, Zü’l- Karneyn, Ye’cüc ve Me’cüc hep bu konuyla ilişkili.

Bugünlerde, önemli bir karar kamuoyuna açıklandı. Kabe’nin tavaf alanının genişletilmesi projesi. Mimar Sinan tarafından tasarlanmış ve yüzlerce yıla meydan okuyan bir tarihi eser yok edilecek. Hem uygarlık tarihi, hem de İslam tarihi açısından böylesine önemli bir mimari eserin ortadan kaldırılışını nasıl açıklarız?

Aslında basitçe açıklayabiliriz. Suudi Arabistan’ın efendileri, Kabe’deki son Osmanlı eserini yok etmeye çalışıyor. Böylece, Osmanlı’nın izleri, o bölgeden tamamen temizlenecek. Bundan önceki kurban da, Kabe’yi korumak için yapılmış olan Ecyad Kalesi idi.

Sosyo – stratejik olarak etkisini arttırmak isteyen Suudi Arabistan, İslam ülkeleri üzerindeki Türk etkisini kırarak, tek etkili güç olmak için elinden geleni yapıyor. Mimari eserlerin yok edilişi de, bu stratejinin bir parçası. Aranızda “Osmanlı ayrı, Türk ayrı” diyenler olabilir ama kazın ayağı biraz farklı. Osmanlı, kendisine Osmanlı derken, bütün dünya onu Türk olarak tanıyordu.

Bu sürtüşmenin ilk su yüzüne çıkışı, eskilere dayanıyor. “İkinci Medine” olarak da adlandırılan Constantinapolis’in alınışı sırasında Arap uleması, şehrin düşüşüyle kıyametin kopacağını belirterek, Ayasofya Müslümanların eline geçerse, kıyametin kopacağını söyleyen Hıristiyan ulemasının sözlerini desteklemişti. Bkz. http://diflek.com/1128/ayasofya-melek-ve-cirak-efsanesi/ Ünlü “İstanbul pasaportu”nun ortaya çıkma nedeni de budur. Zannedildiği gibi bu pasaport, şehre girmek için değil, Türk nüfusunu arttırmak için İstanbul’da ikamete zorlanan halka, dışarı çıkarken ibraz etmeleri için veriliyordu. Çıkanlar, geri döneceklerini garanti edecek kadar akraba ya da malını şehirde bırakmaya zorunluydu.

Şimdi gelelim işin kaynağı olan konuya; Ye’cüc ve Me’cüc efsanesine. Büyük İskender’in bir adı da Zü’l-Karneyn’dir. Bir çok kaynakta İskender’e, hem doğuyu, hem batıyı fetheden anlamında, iki boynuzlu (Zü’l-Karneyn) denilmiştir. Bazı kaynaklarsa, bunun nedeninin, çift boynuzlu miğfer giymesi olduğunu söylemektedir.

Zü’l-Karneyn, Hazreti Hızır ile birlikte, ölümsüzlük çeşmesini (Ab-ı Hayat) aramış, fakat fırtına sırasında birbirlerini kaybetmişler, Hazreti Hızır ölümsüzlük çeşmesini bulmuş, o sudan içmiş, fakat Zü’l_Karneyn bulamamıştır. Ab-ı Hayat Çeşmesi’ni bulmaktan ümidi kesen Zü’l-Karneyn de, fetihlerine devam ederek doğuya yönelmiştir.

Zü’l-Karneyn, güneşin doğduğu yerde, korunmasız, ilkel bir kavim bulur. Ye’cüc ve Me’cüc’ün saldırılarına uğrayan bu kavim, Zü’l-Karneyn’den, onları engellemesi için bir set yapmasını ister. Zü’l-Karneyn demir parçalarını toplattırıp, bunları dağın iki yanına yığar. Setin boyu, iki dağın yüksekliğine gelince, demirleri ateşte yaktırır, aralarına zift ve erimiş bakır döktürür. Sıcaklığın etkisiyle eriyen demir, bunlarla kaynaşır. Ye’cüc ve Me’cüc’ün bu seti aşamayacağı ya da delip geçemeyeceği hale gelir. Set yıkıldığı zaman Ye’cüc ve Me’cüc dalga dalga dünyayı istila edecekler ve kıyamet kopacaktır.

 “Onlar dediler ki: “Zülkarneyn, gerçek su iki Ye’cüc ve Me’cüc (bu) yerde bozgunculuk çıkaran (kabile)lerdir” (Kehf, 18/94);

“Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc (ün seddi) açılıp her tepeden saldıracaklar ve gerçek vakit yaklaşınca (kıyamet) işte o zaman kâfir olanlar, gözlerini dikip kalacaklar ve yazıklar olsun bize diyecekler, bundan gafildik, hattâ zâlimdik biz.” (Enbiya, 21/96-97).

Ye’cüc ve Me’cüc, Tevrat’ta da kıyametin habercisidirler. Orada Gog ve Magog adıyla geçerler. Hz. Nuh’un oğullarından Yafet’in (Yafes) çocuklarıdır. İşte eşleştirme bu noktadan başlıyor çünkü Türklerin kökeni de Yafes’e dayandırılmaktadır. Dağlarından çıkıp geldiklerinde, Fırat ve Dicle’nin ya da Taberiye Gölü’nün tüm suyunu içip, tüketeceklerdir. Çok iyi okçudurlar. Erkeklerinin sakalları yoktur, sadece bıyıkları vardır.

Bu benzerlikler Türkleri, Arapların gözünde, Kur’an’da sözü geçen Ye’cüc ve Me’cüc’e dönüştürmüştür. Hele Ergenekon Destanı da işin içine girince, benzerlik muhteşem gözüküyor da, Ye’cüc ve Me’cüc’ün özellikleri bu kadar değil.


Ye’cüc ve Me’cüclerin üç tür oldukları rivayet edilir; Sedir ağacı büyüklüğünde olanlar, çok iri ve geniş olanlar, kulakları ile bedenlerini örtebilecek olanlar. Bir çok ayrıntılı tanımda ve Farsça metinde bu tür, kilim kulaklı anlamına gelen “Gilim guş” olarak anılmaktadır. Bir kulaklarını altlarına döşek, diğer kulaklarını ise üstlerine yorgan yaparlar.

Bazılarının ayakları pençeli, kuşlar gibi tırnaklıdır, canavarlarınki gibi azı dişleri vardır. Ötüşleri güvercin gibidir ve hayvanlar gibi çiftleşirler. Kılları onları hem sıcaktan, hem de soğuktan korur. Filden domuza kadar önlerine çıkan her şeyi yerler.

En önemli özellikleri ise Mekke, Medine ve Kudüs’e girememeleridir. Aslında sadece bu nokta bile, buradan önce bahsi geçen bütün benzerlikleri sıfırlamaktadır ama, bu savı dillendirenler, oraların yüzlerce yıl Türk (Osmanlı) hakimiyetinde kalmasını görmezden gelirler.

Kutsi Akıllı

Yararlanılan kaynaklar ; Metin And “Minyatürlerle Osmanlı – İslam Mitologyası” (YKY) , Wikipedia, çeşitli internet kaynakları, Stefanos Yerasimos “Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri” (İletişim)

2 thoughts on “Araplar neden Türkleri sevmez?”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *