21. Yüzyılda Kölelik

Gelişmiş ülkelerin en büyük problemi, köleliğin, yaşam standartlarını korumak için gerekliliğini, uygun biçimde izah edebilme zorluğudur. Çünkü ekonomilere ivme veren şeylerden biri de, “kaçak işgücü” diye tanımlanan kölelik düzenidir. Gelişmiş, modern diye tanımladığımız hemen her ülke, toprağın altından akan bu kölelik düzeninden yararlanır.

Amerika,  kölelik düzeninin en iyi uygulandığı ülkedir. Hispanik adı verilen Güney Amerika kaçaklarının Amerika’da olmasına bu sebepten izin verilir. Onlar yokturlar. Hiçbir hakları, kimlikleri yoktur. Bu köleliğe yıllarca, boğaz tokluğuna, “vergisini ödeyen bir vatandaş” olmak için katlanırlar. Toplam çalışan nüfusunun 150 milyon kişi civarında olduğu Amerika’da, kaçak işçiler, ağır ve sağlıksız şartlarda iş edinebilmek için çırpınmaktadır. Her yıl bunlardan sadece 0.5 milyonu saygın vatandaşlar haline gelir. PEW Hispanik Araştırma Merkezi verilerine göre, Ağustos 2007 de, ABD’nin nüfusu içinde 12.5 milyon kaçak işçinin bulunduğu tahmin edilmektedir. Krizle birlikte bu sayı 2008 yılında 11.2 milyona düşmüştür.

UCLA’nın araştırmalarına göre bu köleler, harcama endeksinde, yılda 150 milyar dolarlık ekonomik hareketlilik yaratıyorlar. Günde 14 – 16 saat yok pahasına çalışan bu kölelerin yerine, haftalık ortalama 34 saat çalışan ve saat başı için ortalama 10.25 alan Amerikan vatandaşlarını koyduğumuzda, yapılması gereken hizmetlerin net bedelini ortaya çıkarabiliriz. Aradaki muazzam kar, o topluma köleliğin getirdiği ekonomik ivmedir.

Güneşi görmeden yıllarca yaşayan, vergisini ödeyen ve vatandaş olan Amerikalılarla hiçbir şekilde karşılıklı gelmemeye çalışan insanlardır onlar. Her şeyi alttan almak, yapılan tüm haksızlıkları sineye çekmek, polisten kaçmak, verilen her işi kabul etmek zorundadırlar. Hizmet sektörünün vazgeçilmez öğeleridirler. Hem de her türlü hizmetin. Üretim sektörü de Çin’de işlediğinden, Amerika, beyin ağırlıklı sektöre yönelebilmiştir. Bir süre sonra uslu durup, efendilerinin emirlerine sorgusuz itaat eden köleler “kösem” statüsüne yükselirler. “Kösem”, bize ait bir kavram olmasına rağmen durumu açıklamak için çok uygun.

Bir celep, sürünün içinden bir koça özel muamele gösterir. Onu eliyle besler, sever, okşar. Kesim günü geldiğinde, sürüyü mezbahaya götüren Kösem’dir. Gruplar halinde mezbahaya sürükler koyunları. Koyunlar, başlarında kendilerinden biri olduğu için itiraz etmeden, huysuzlanmadan takip ederler. En son da Kösem kalır ve o kesilir. Bu da Kösem’in ayrıcalığıdır.

Bu saygıdeğer vatandaşlardan bir kısmı, “gerçek bir Amerikalı” olduğunda, işleri idare etmeye başlar. Sınırı geçenler, iş bulmak için ona gelirler. O, herkese bir yerlerde iş ayarlar. Sistem, onun nispeten zengin olmasına da izin verir çünkü “Amerikan rüyası”, gerçeklik kazandığı müddetçe güçlüdür.

Kösemler, kendi topluluklarına ihanet ederek sınıf atlarlar ama, yarattıkları artı değerin yanında, kendilerine verilen ödül, masadan atılan kemikten farklı değildir. Köleliğin mekaniği budur ve insanoğlu, savaş dışı köleliği icat ettiğinden beri, aynı sistem işlemektedir. Amerika’daki Afro – Amerikalıları düşünün[1]. Beyaz adam mı daldı Afrika’nın balta girmemiş ormanlarının içine de, yakaladı zencileri köle yapmak için? Hayır. Zenciler zencileri avlayıp, beyaz adama sattılar. Aynı sistem, biraz daha karmaşıklaştırılmış şekilde işliyor şimdi. Tabi güya bu ayıbı örtmek için, kaçakları yakalayıp, ülkelerine geri gönderen Mülteci Bürosu var. Aslında mükemmel bir sağ gösterip sol vurma. İlticacıların gözünü daha da korkutup, yok pahasına ömürlerini yemek için ideal bir sopa “mülteci bürosu”.

Ölümü göze alarak geldiği bir ülkede hasta olamayan, hakkını arayamayan, en istenmedik işlerde yok pahasına çalışan, sistemle en ufak bir sürtüşmesinin önlendiği insanlara, köleden başka bir şey denebilir mi? Vardığımız uygarlık seviyesinde, onlara da, Afro- Amerikalı gibi bir kılıf isim veriyor; Kaçak işçi

Okyanusun diğer tarafında da farklı bir uygulama yok. Afro – Avrupalılar ve Asyalılar benzer bir uygulamaya tabiler. Merdiven altlarında, yüz binlerce köle yaşıyor.

AB, sınırlarını fazla hızlı geliştirip, Avrupa’lı eski Doğu Bloku ülkelerini aldığında, sorun iyiden iyiye ortaya çıkmaya başladı. Yükselen ırkçılık hareketlerinin de, devletlerin bu ırkçılık hareketlerine karşı bu kadar ciddi tavır almasının altında da, aslında bu ekonomik neden yatıyor. Kendilerinin yapacağı işi, çok düşük bir fiyatla yaparak, ekmeğini elinden alması o ülkelerin vatandaşlarını hiç de memnun etmiyor. Irkçılık dalgalarının, eğitimsiz ya da az eğitimli kitleler arasında bu denli yaygın olmasının temel sebeplerinden biri de bu. Köleler, işi kaybettirmeseler bile, işin değerini düşürerek, daha az kazanca sebep oluyorlar. George Borjas’ın araştırmalarına göre “köleler, 1980 – 2000 yılları arasında, Amerikalı çalışanlarda % 3.7’lik bir kazanç kaybına sebep olmuş. Çalışanların lise mezunu olmayan kesiminde ise, bu miktar çok daha yüksek; % 7.4 Çünkü en çok onlar, çalışma alanlarında “köle”ler ile karşılıklı geliyorlar. Aynı işlerde çalışıyorlar ve daha düşük ücretle yapanlar bulunduğundan, işi alamıyorlar. Yani üstten dikte edilen “İnsan Hakları” ile derinden gelen “Yaşama Dürtüsü”nün çatışması bu tip reaksiyonlara sebebiyet veriyor.

Ucuza sağlanan köle işgücü, köle veren kaynakların durumunu da etkiliyor. Yoksa o pek uygar ülkeler, insan haklarını bu kadar savunur ve insan hayatına bu kadar önem verirken, ne diye Afrika’da bu kadar insan açlıktan ölüyor? Sadece Avrupa’nın lokantalarının akşam artıkları organize edilip Afrika’ya gönderilse, ölümler yarı yarıya düşer. Bu sırada, pilot bölgelerde yapılacak tarımla, Afrika’nın tamamına doyma imkanı verilebilir. Rodezya, İngiliz egemenliğinde iken, oradaki tarım çıktısıyla, Afrika’daki tüm sömürgelerine yetecek besinin sağlanabildiğini, bir kaynakta okuduğumu hatırlıyorum. Velev ki yetmesin. Elimizdeki teknolojik kaynaklarla, kara kıtayı kendisine yetecek besin kaynaklarına ulaştırmanız 10 yılı bile almaz ama, o zaman hem yeni ilaçları denemek için yeni yerler bulmak, hem demode silahları satarak oranın zenginliklerini sömürmekten vazgeçmek hem de gelen köleleri unutmak zorundasınız. Yani hayal. Küçükken Afrika’ya neden tarım mühendisi yerine misyoner gönderdiklerini hep merak ederdim. Büyümek kötü bir şey, insan bir sürü şeyi anlıyor.  Köle olarak gideceği yerin inancını ve anlaşabileceği kadar dilini öğretiyorlar, o kadar. Güney Amerika’nın çok verimli toprakları olmasına rağmen bir türlü dikiş tutturamamasının altında da aynı sonuca götüren, farklı sebepler var.

Türkiye’de de, modern zaman köleliğinden faydalanmak için uygun adımlar atılmıyor değil. Fuhuş sektörüyle başlayan kaçak işçilik bugün ırgatlık, çocuk bakıcılığı, hizmetçilik, ameleliğe uzanmış durumda. Kaçak işgüçleri bir yandan Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden, bir yandan Afrika’dan (henüz daha Afro Türk denilebilecek kadar çoğalmadılar) yurdumuza akmaya başladılar. Onları etrafta görememeniz, en azından yeterince çokluğa ulaşmadıkları için henüz görememeniz normal ama hatırlarsanız, Ermenistan’la sorunumuz olduğunda, Başbakan bile, Türkiye’de kaçak olarak çalışan Ermenilerin sınır dışı edilmesinden bahsetmişti. Rize’de çay bahçelerindeki yerlerini alan Gürcüler ya da evlerden hiç çıkmadan çalışan Moldavyalılar, Ukraynalılar vs. bahsettiklerim. Tekstil ve inşaat sektöründe, otel mutfaklarında, çamaşırhanelerinde, eğlence ve fuhuş sektöründe v.b çalışanlar.

http://diflek.com/1297/yeni-ekonomik-cag/ yazımda bahsettiğim gibi eğitimsiz, uzmanlaşmamış kalabalıkların değeri gittikçe azalırken, bu noktadaki sıkışma artacak. Endüstriyel robotlardan daha efektif oldukları sürece iş bulabilecekler. Üstelik yığılmanın hızı da katlanacak. Şu anki dünya nüfusu dünyanın 7 milyar civarı ve varolan artış hızıyla 14 milyara ulaşmasının 50 yıl alacağı düşünülüyor. Yani köle sıkıntısı hiç yaşanmayacak. Bu da ya kölelik düzeninin daha da acımasızlaşmasına sebep olacak ya da o veya bu şekilde dünya nüfusunun seyretilmesine. Sanırım hep birlikte göreceğiz.

Kutsi Akıllı



[1]  Afro – Amerikalı. Adları durmadan değişen bu topluluk, kara, zenci, siyah, renkli en son olarak da Afro – Amerikalı adını aldı. Peki Fransa’da görülen bir zenciye ne ad verilecek? Afro – Fransız mı? Milliyeti bilinmiyorsa nasıl tariflenecek? Artık Nijerya falana da vize yok. Yakında bu, bizde de sorun haline gelecektir. Biz, bu tür ırkçılıkla alakamız olmadığı için, onlara “Arap” demiş geçmişiz. Tevfik Gelenbe’yi hatırlayanlar bilir. O bizim için “Arap bacı”dır.  TDK şimdiden bir isim uydursa hiç fena olmayacak yoksa fena patırtı kopacak.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *