Uzaylılarla İlk Temas

“Bir şeyin var olup olmaması, sizin ona inanmanızla alakalı değildir.”

Dünya dışı yaşama inanmadıklarını söyleyerek, kitleleri yönlendirenlerin, “Uzaylılarla ilk temas” konusunda ciddi hazırlıkları var. Bunların arasında, Vatikan Katolik Kilisesi’nin de olduğunu söylersem, sanırım yazıyı daha bir ciddiye alırsınız. Çünkü Vatikan, dünyanın yuvarlak olduğunu bile, 1992 yılında kabul etmiş bir kurum.

Uzaylılar var mı, varsalar iyi mi yoksa kötü niyetliler mi gibi sorular, geyik muhabbetlerinin vazgeçilmez öğeleridir. “Uzayda hayat var mı” sorusu, konuyla ilgilenen bilim adamlarınca şöyle cevaplanıyor; İhtimali ne kadar küçültürseniz küçültün, yaşam olması gerekiyor. Hem de oldukça fazla sayıda gezegende.

Acaba uzayda varlığını kabullendiğimiz bu yaşamla ilişki, düşünsel boyuttan çıkıp, “temas”a dönüşebilir mi? Şu andaki pratik bilgi düzeyimiz, karbon bazlı yaşam süremiz nedeniyle, güneş sitemimiz dışına herhangi bir yolculuğu imkansız kılıyor. Kurt delikleri, kara delikler v.s.’den henüz yararlanamadığımıza göre, oturduğumuz yerde oturuyoruz demektir. O zaman geriye bir tek ihtimal kalıyor; Diğerlerinin ziyareti.

Mesele şu ki, bu ziyaret, bize yardım edip, teknoloji düzeyimizi arttırmak için mi olacak yoksa Avrupa’lıların, Amerika ve Avustralya’ya yaptıkları gibi “uygarlık” getirmek için mi? “Kişiyi nasıl bilirsin; Kendin gibi” düsturundan yola çıkarsak, bu ziyaretin pek de hayırlı olmayacağı ortada. Stephen Hawking de, bu konu üzerindeki düşüncesini şöyle açıkladı; Uzaylılardan sakının.

Tabi bunun tam tersini düşünenler de var. “Hey dünyalı, biz dostuz” cinsinden bir temasa inananlar. Bunların sayısı da hayli fazla.

Daha önce “Dünya Dışı Yaşam” konusunda kapsamlı bir konferansa gittiğimde, dünya dışı yaşama inanan üç grup insan olduğunu gözlemledim; Kaçırıldıklarına ve dünya dışı varlıkların, insanlarla, onları korkutmadan kontak kurmaya çalıştığına inananlar, dünya dışı varlıkların dünyada yaşamı başlattığına ve yönlendirdiğine inananlar, bu konuda hiçbir yargısı olmayan gözlemciler. Üçüncü grupta genellikle eğitimli, kariyer sahibi hatta gördüklerini söyledikleri için kariyerlerini kaybeden ve dışlanan insanlar var ki, konu açısından en değerlileri onlar. Çünkü hala bir yargıları yok. Yalnızca gözlemlerini söylüyorlar. Bunların arasında, uzaylılarla direk temas kurduğunu söyleyene de rastlamadım. Direk temas kurduğunu söyleyenler genellikle, konuşmalarından, hayal güçlerinin fazla çalıştığı belli olan, eğitimsiz, kendini adayacak bir hayat gayesi arayan konuşmacılardı. Söylediklerine göre, konuk edildikten sonra, hemen hepsinin üzerinde deneyler yapılmış ve daha sonra salınmışlar. İlginç bu uzaylılar. Dünyayı keşfettiklerinden beri insan kaçırıp, üzerinde deneyler yapmalarına rağmen, hala bir başarı elde edememiş durumdalar. Devasa bir yolculuğu gerçekleştirebilecek teknolojiye sahip uzaylıların bir, iki (hadi de yüz) denekten alabilecekleri verilerle, tasarladıklarını gerçekleştirecek moleküler tıp bilgisine sahip olmadığını düşünmek, bana oldukça komik geliyor. Bu mudur yani?

Bir de olayın teması kuranlar boyutu var. İlk resmi temastan önce gelenlerin, o gezegenin yaşayanları olmasına ne gerek var? Konvansiyonel yöntemleri aşmışlarsa bile, canlı değil, robot kullanmaları daha mantıklı. Böylece karşılaşılabilecek bir sürü riski daha başından elerler. Hatta temas için bile, aynı metodu kullanabilirler. Robot denilen şeyin, ille de tenekeden oluşturulması diye bir kural yok. Bilginiz yeterliyse, dizayn edilmiş, yenilenebilir organik materyalden yaparsınız, olur biter.

Belki de, bu çok mantıklı gibi düşündüğüm varsayım, baştan aşağı yanlıştır, çünkü ben de var olduğum koşulların beni şekillendirdiği biçimde düşünüyorum. Mars Attack filminde söylendiği gibi ; “Bir uzaylının ne düşündüğünü nereden bilebilirsin ki?” Artık bu noktadan sonra gelelim sadede.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, bir kaç şey birleşince, oldukça ilginç bir tablo çıkıyor. Şu anda, uzaylıların var olduğunu söyleyen ya da uzaydaki yaşamı kabul eden herhangi bir ülke yok. Zurnanın “zırt” dediği yere gelinceeee ;  Birleşmiş Milletlerin, uzaylı yaratıklarla ilk temas anında uygulanacak bir protokolü var. Yani hiçbir devlet kabul etmiyor ama, bir araya geldiklerinde, “temas” için ne zaman, hangi adımların atılacağını saptıyorlar. İşin bu kadar ciddi bir boyutta protokollendirilmesi, insanı kıllandırmıyor değil.

2011 yılında, National Geographic gibi ciddi bir kanal, “Alien.Invasion-When. Aliens .Attack. 2011” isimli bir belgesel yaptı. İşin iyi değil, kötü tarafından bakarak. Yani uzaylılar “kaka adamlar”. Belgeselde, uzaylıların neden dünyayı istila edebilecekleri konusunda fikir yürütülüyor. Uzayda, en azından bizim bildiğimiz uzayda olmayan, 2 şey var dünyada; Protein ve klorofil. Uzaylılar gelirse, büyük ihtimalle bunların peşinde oldukları için gelecekler. Sonu, tabi ki mutlu bitiyor ve uzaylılar yenilip çekiliyor ama, böylesi bir kanalın, böyle zırtapoz bir konuda, ciddi emek ve para harcanmış bir belgeseli yapması ilginç. Çünkü böylesi bir belgesel, dünyaca ünlü, saygın bir kanalın kariyeri için oldukça riskli. Adı üzerinde, belgesel kanalı. Yani belgelerden yola çıkılarak üretilen materyalleri gösteren bir kanal. Her ne kadar bazen konu arasında, popüler sayılabilecek dedikodu bazlı bir iki söylemi dillendirse de, belgesele adını koyarak konu yapması, pek kanal politikasına uygun bir davranış gibi gözükmüyor.

Bütün bunların üzerine bir de, dünyanın en geniş haberalma ağına sahip ama en sabit fikirli kurumlarından birinin, bu konuda attığı radikal bir adım var. Kasım ayı içinde, Vatikan’ın üst düzey yetkili ağızlarından biri, dünya dışı bir temasta, elçi olmayı çok arzuladığından söz etti. Haberalma dedik, çünkü günah çıkartma, Katoliklere özgü bir eylem. Tamam, belki konuşma, papazla günah çıkartanın arasında kalıyor ama bu, papazın, üstlerine, olayı, isim vermeden de olsa raporlamasını engellemez. Bu da, dünyanın her yerindeki kiliselerden bilgi akışı demek. İnsanların başkalarıyla paylaşmadıkları sırları sizinle paylaşması demek.

Vatikan, yeniliklere açık bir yer sayılmaz. Her şeyin eskisi gibi sürmesinden yana. Çünkü gücünü devam ettirebilmesi buna bağlı. Öyle ki, bu kurum, dünyanın yuvarlak olduğunu bile 1992 yılında kabul etti. Yani işi pek şansa bırakmıyorlar. Eğer çıkarlarına tersse, bir gerçeği kabullenmeyi, 400 yıl kadar erteleyebiliyorlar. Ve bu kurum, daha düne kadar, evrenin dünya için yaratıldığını ve tanrının sadece insanı yarattığını kabul ediyordu.  Peki o zaman nereden akıllarına geldi böylesine radikal bir çıkış?

İşte bütün bunlar bende, yazmadan yok olmayacak bir kaşıntı yarattı. Yazdım, rahatladım mı? Hayır. Anlaşılan, karbon bazlı kısa yaşam süremiz içinde, daha karşılaşacağımız pek çok şey var.

 Kutsi Akıllı

Not;  Bu arada çizgi roman, mizah dergisi, Red Kit, Asterix vs. okumaktan hoşlananlara bir tavsiyem olacak; Emrah Ablak’ın yeni albümü TÜBİTAK; Saklı Düşman. Bilim, politika, uluslararası ilişkilerin son derece iyi analiz edildiği, maceranın geçtiği bölgeler hakkında daha önce söylenmemiş şeyleri söyleyen, espri düzeyi yüksek, çizgisi harika bir albüm. Alındığında pişman etmez nitelikte. Tek üzücü tarafı, maceranın devamı için yeni albümü beklemek…

 

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.